21-01-2020 RUMUZ - SENSİZ OLMAZ

KUŞKU nedir sizce?

Bir şeyle, bir olguyla ilgili gerçeğin ne olduğunu tam olarak bilememekten, kestirememekten doğan kararsızlık, güvensizlik duygusudur kuşku.

Hani bazen  deriz ya "Bu konuda hiçbir kuşkuya yer yoktur".

Ya da, işkilden, güvensizlikten doğan uyanıklıktır;şöyle bir sözümüzde ifade ettiğimiz gibi."Bana kuşkuyla bakıyordu".

 

Arabamı park etmiş çarşıya doğru yürüyorum. Ana caddede karşıya geçmek icin zebra çizgili geçiş yerini tercih edip atıyorum kendimi yola rahatça. Yolda bana doğru gelen arabanın farkına varıp, hızla atıyorum kendimi bu defa geri geri kaldırıma. Arabanın durmağa niyeti yokmuş ezilmekten zor kurtarıyorum kendimi.

İki yıl evvel Almanya'da beş yıl süreyle çalışığım işim sırasında bana iş teklif eden bir Türk şirketine geçerek tekrar vatana dönmüş oldum. Tabii güzel duygularla. Ama Almanya'da alıştığım bazı şeyleri bilinç dışı olarak burada da uygulayınca bazen bayağı zorlanıyorum. Ukalalık değil ama Türkiye'de yollardaki zebra şeritli geçişlerin ne amaçla yapıldığını anlamış değilim. Şimdi anlattığım gibi burada yolun karşısına geçerken ölüm tehlikesi atlattım. Almanya, ya da genelde bütün Avrupa ülkelerinde zebra şeridinden yaya geçiyorsa, o kişi karşıya geçene kadar sağdan soldan gelen arabalar durur bekler. Hatta koca otobüsler, kamyonlar da tabii ki.

Zebra yaya geçidini yapmak mesele değil, önemli olan araba sürücülerinin kafalarına bunların ne işe yaradığını kazıyabilmek. Evet, ne yazık ki bizim sürücülerimiz yaya geçitlerinde geçiş üstünlüğünün yayada olduğunu bilmiyorlar ve yayaların üstüne sürüyorlar, bununla ilgili kurallar ve yaptırımlar mutlaka uygulanmalı. Yaya geçidinde yayalara kesinlikle yol verilmeli, vermeyenler ise para cezası ile cezalandırılmalı.
Türkiye'de ne yazık ki bu zebra şeritleri boşa ve ona harcanan işçilik, boya, ya da o asfalta yapışan beyaz malzemenin maliyetine yazık. Bir de yayaların yolda karşıdan karşıya geçişini kolaylaştıracağına, tam aksine benim başıma geldiği gibi tehlikeli olabiliyor.

Kısacası Türkiye'de zebra çizgili yaya geçitlerinden geçerken, hatta yayalara geçiş için lambalar yeşil yanıyorken bile, kuşkuluyum.

Insanlar kendi düşüncelerine uyan, ideal dedikleri konularda da kuşku duyarlar bazen. Ya başka birinin verdiği sözü yerine getireceğinden şüpheleri varsa, ya bu kişi sizi yatıştırmak için fazla düşünmeden bir söz vermişse, ya da o kişi ile daha evvelki tecrübeleriniz onun bir süre sonra verilen söz dışında bir davranışıyla hüsran ile sonuçlanmışsa. Çok sevdiğim, yere göre sığdıramadığım, çeşitli nedenlerle taparcasına bağlandığım bir arkadaşım benim anlayışım dışında davranmıştı birkaç defa. Ona benim beğenmediğim, kabullenemediğim davranışlarını söylemiş ve başta itiraz etsede benim isteğim olduğu için değiştirme sözü verdiği davranışları vardı. Örneğin bazı arkdaş ilişkilerinde onun masumiyetini kullananlara karşı dikkatli olmasını istemiştim. Ama kalbi güzel, sevecen arkadaşımın sonradan bana hiç söz vermemiş gibi davranışı beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Artık böyle bir durum yaşamadan ondan teyid alıp " kararın karar mı?" diye soruyorum ister istemez. O da kızıyor, "sıktın artık, kapat bu konuyu" diyor. Ben "kararın karar mı?" diye üstüne düştükçe "kapat artık bu konuyu, la havle" diyor. Bu yazımı okursa o kişi kendinden bahsettiğimi anlayacaktır. Yani açıkçası, şimdi de yine ve üç gün boyunca büyük bir kuşku içindeyim, bakalım sözünü tutacak mı? Bir gerçek var, sözünü tutmadan yaptığı şey için yapmadım demez, yani yalanı yoktur. Ama bana da yetti artık. Bu iş bitti, güle güle diyeceğim sonunda, hatta o da biliyor artık iki seçenekten birisini tercih etmesi gerektiğini. Ya benim beklediğim, bana sözünü verdiği davranışı sececek ki o zaman sorun yok, ama yine kafasına, onun sarı inat yapısına göre, yani istemediğim birşey yaparsa, yolun açık olsun diyeceğim, kalbim ve gönlüm onu ömür boyu unutamayacaksa da. Dua ediyorum ki birbirimizden uzaklaşmayalım. Devamlı kuşku içinde olmak insanı gerçekten hasta yapıyor.

Yemek, içmek insanların ihtiyacı ama ayrıca da keyfidir. Hele bizim ülkemizde her fırsatta birlikte yemek yenilir. İş yemeği, düğün yemeği, bayram yemeği, gel arkdaş bu akşam birlikte yemek yiyip sohbet ederiz yemeği, geçen sefer o ısmarladı bu defa sıra bende yemeği, gelin koro çalışmamızdan sonra bir yerde birlikte yemek yiyelim yemeği ve daha yüzlerce neden. Sahi sizce neler en çok yenir, ya da ısmarlanarak yenir böyle yemek delisi ülkemizde? Malûm televizyon haberlerimiz „gerçek haber„ anlamının dışında haber denilen konularla dolu. Yine bir Almanya ukalalığı yapayım. Orada televizyonlardaki haberler 5-6 dakika sürer, bizde ise sonu gelmez. Bu defa, adını vermeyeceğim bir kanaldaki haber (!), gel birşeyler ısmarlayıp evde beraber yiyelim, ama acaba ne yesek diye düşündüğümüz bir arkadaşımla karar vermemizi kolaylaştırdı.
Haberin içeriği şöyleydi:
Türkiye’de2019'da:
En çok sipariş:Lahmacun, 20 milyon kere.
Ikinci sıradaki sipariş:Döner, 15 milyon kere.
En çok sipariş edenlerin burcu: Yengeç.

Ben lahmacun, arkadaşım döner ısmarladı, ama ben boğa, arkadaşım balık burcu olduğu için bu habere kaynak olan istatistiği nasıl etkiledik bilmiyorum ! Tek kuşkum 7. katında oturduğum 15 katlı binamıza, doğru adrese bizim lahmacun ve döner gelecek mi? Çünkü bir defasında bizim yerimize bir komşuya getirmişler, ben de internet üzerinden parasını ödemiştim, onlar bedavadan beslendi. Bir defasında da yan komşu, tek başına yaşayan bayan, önce onun sonra benim kapımı çalan kabapcının nakil yapan oğlanı nedeniyle bunu onu taciz etmek için benim bir numaram sanıp bana ağzına gelen hiç duymadığım küferler etmesine neden olmuştu. Bu defa ısmarlamayı yaparken, aman dikkatli olun, doğru kapıyı çalın dedim ama kuşkuyla bekliyorum.

Aslında bu televizyon haberinin içeriğinden dekuşkuluyum. Bu verileri kim tutmuş ve ne amaçla, yani kimin ne işine yararki? Zaten lahmacun işi birinin tekelinde hemen hemen; siz de yani bu habere göre o işe atılırmısınız? Ayrıca söyleyin Allah aşkına, siz lahmacun, döner, piza falan ısmarladığınızda size burcunuzu, ya da burcunuzu tespit edebilmeleri için yaş gününüzü sordular mı hiç? Bu haberin doğruluğundan kuşkudayım demek bile az kalır bence !

Ķuşku bazen hatta insanlık için faydalı buluşlarda, yeni teknolojik alanlarda bile faydalı olmuştur dersem şaşırırmısınız?Simya 1661’de İngiliz bilgini Robert Boyle’un “The Sceptical Chymist” (Kuşkucu Kimyager) adlı ünlü yapıtını yayınlayarak aristocuların görüşlerini yerle bir edinceye kadar gelişti. Öncelikle Simya nedir onu açıklıyayım.Simya, değersiz madenleri altına çevirme, bütün hastalıkları iyileştirme ve hayatı sonsuz biçimde uzatacak ölümsüzlük iksiri bulmak gibi amaçlar gütmüş bir orta çağ kimya öğretisidir. Mecazi olarak simya, bir şeyi başka bir şeye dönüştüren herhangi bir düşsel güç ya da süreç demektir.Robert Boyle, kimyasal elementleri, maddenin parçalanmayan yapı taşları olarak açıkça tanımlamıştır. İlk kez kimyasal bileşiklerle basit karışımlar arasında ayrım yapmış; kimyasal birleşmede özelliklerin tümüyle değiştiğini, basit karışımlarda ise böyle değişimlerin olmadığını söylemiştir. Gazlar üzerinde deneyler yürütmüş ve ilk defa element ve bileşiklerin doğru tanımlamasını yapmıştır. Buna göre element, bir özellik değil, kendinden başka elementlere ayrılmayan bir maddedir. Tüm bileşik cisimler elementlerin birleşmesinden oluşur.

Robert Boyle,tüm yaşamını sakat olarak geçirmiştir. “Spring of Air” (Havanun Esnekliği), “Unsuccessfulnes of Experiments” (Deneylerin Başarısızlığı) adlı yapıtları da vardır. Atom kuramına olan erken ilgisi onu boşluk ve gaz yasalarına ilişkin çalışmalara yöneltmiştir.Robert Boyle “The Sceptical Chymist”de Ortaçağ’daki element öğretilerinin tümünden kuşkulandığını, bunlardan birinin doğru olup olmadığının ancak deney yaparak anlaşılabileceğini söyler ve deneyi, varsayımın ve kuramın bir denetim aracı olarak ele alır. Sonuçta simyanın elementler öğretisini çürütmüştür. R. Boylezamanında antik atom kuramı yenidencanlılık kazanmıştır. İlk defa havanın tartılabilir bir nesne olduğunu söylemiş ve onun yanama olaylarındaki rolünü keşfetmiştir. Otuzu kimya ve fizik konusunda olmak üzere toplam 42 kitap yazmıştır.

Yılda birkaç ayımı Datça 'da geçiriyorum. Hiç kuşku duymadığım dört  özelliği var Datça 'nın. Güneşi, denizi, havası, tarihi kültürü. Her gelişimde kuşkusuz olarak ayni güzellikleri tekrar yaşayacağımdan emin olmak öyle hoş bir duygu ki inanın içim kıpır kıpır oluyor.Ama Datça’nın bir özelliği de bence bir de özellikle kediler ama genelde hayvanlar için cennet olmasıdır. Hepsini anladıkda bu kediler, hayvanlar cenneti ne oluyor diyenler "İki Benzer Ama Bir OKadar da Farklı İki Hikaye" başlıklı 19.11.2019 tarihli köşe yazımı okusunlar lütfen. Oradaki Kedili Datça'nınGazetecisine borçlu Datçabubeşinci özelliğini.
Yani Datça reklamı yaparken acaba dört değil ama beş özelliğini yazmak doğru olmaz mı sizce de? Güneşi, denizi, havası, tarihi kültürü vekedilerin, hayvanların cenneti olması. Aynı fikirde olmayanların affına sığınıyorum.

Bütün okuyanlarıma biraz gecikmiş olarak sağlık, mutluluk ve huzur dolu bir 2020 yılı diliyorum. Yeni yılın15 günü geçti, artık hiçbir güzel ve özel planınızı  ileriye atmayın, yeni birşeyler yapmanız için tam 350 günü kalan yeni bir yıl var önünüzde.

Görüşmek üzere.

Rumuz: Sensiz Olmaz, 15.01.2020


Bu yazı 481 defa okunmuştur.



RUMUZ - SENSİZ OLMAZ Diğer Yazıları
Çok Okunan Haberler
Köşe Yazarları
Anketimize Katılın

Web sitemize nasıl ulaştınız?

Reklam
Tavsiye
Arama Motorları
Diğer