08-01-2016 ŞEBNEM DOĞAN

Sus, sen sus­tuk­ça, yağ­mu­run dö­kül­sün üs­tü­me.
Sus, sen sus­tuk­ça, açıl­sın yürek yaram...
Sus, sen sus­tuk­ça, şey­tan ko­nuş­sun ku­la­ğı­ma.
Sen sus, sa­de­ce sus ki ves­ve­se­ler, ka­zı­sın ci­ğe­ri­me seni.
Sus, işine ge­li­yor­sa, gön­lün çağ­la­ya­nı­ma, sabır edi­yor­sa.
Sus, sus GÖNÜL, sus ki dün­ya­da ol­du­ğu­mu bi­le­yim.
Sus ki Cen­net'i öz­le­ye­yim.
Sen sus, me­lek­ler söy­lü­yor ha­li­ni,
Sus yo­rul­ma, bü­yük­ler ve­ri­yor ha­be­ri­ni...
Sus CAN PAR­ÇAM, sus,
Ölümü öz­le­ti­yor ses­siz­li­ğin, belki bende su­sa­rım EBEDİ...
  Sus­mak, se­si­ni içine hap­set­mek. Di­li­ni dü­ğüm­le­yip, da­ma­ğı­na sak­la­mak. Yü­re­ği­nin kub­be­sin­de, ci­ğer­le­rin sö­kü­lecek kadar hay­kı­rıp, dı­şın­dan çıt du­yur­ma­mak. Bazen ka­ba­la­şan bi­ri­ne, ne­za­ke­ti­ne olan say­gın­dan di­li­ni yu­ta­rak, bazen edep­siz­li­ği çiçek açmış bi­ri­ne, edep ör­tü­sü­ne sa­rı­la­rak dur­mak. 

   Bazen so­yu­nur da ulu orta çir­ke­fi­ni kar­şın­da­ki, ru­hun­dan ar edip kendi içine se­si­ni sak­la­mak. Sus­mak, irade ile ken­di­ni sev­di­ğin ha­lin­de mu­ha­fa­za etmek. Sus­mak, an­la­ya­na sopa gi­bi­dir. Sus­mak an­la­mı­nı çö­ze­ne, söy­lev gi­bi­dir. Sus­mak ru­hu­nun di­renç den­ge­si­dir.
    Sustu, he­ye­can­la içeri gi­rer­ken, has­ta­lı­ğı­nın ne ol­du­ğu­nu öğ­re­ne­cek­ti. An­ne­si­nin kan­ser mü­ca­de­le­si­ni ya­kın­dan iz­le­miş, her aşa­ma­sın­da ayak­ta eri­yi­şi­ne şahit olmuş. Ça­re­siz­li­ği en derin ha­liy­le ya­şa­mış. Ölümü sı­ca­cık his­set­miş­ti. En acısı da ken­di­sin­de bu ih­ti­mal çok yük­sek­ti. Has­ta­ne­ye ge­lin­ce ken­di­ni iyi his­set­mek için, ne kadar iyi niyet, hoş görü, neşe, coşku varsa dı­şı­na ta­şı­rır den­ge­si­ni, mo­ra­li­ni yük­sek tut­ma­yı he­def­ler­di. O an sustu. Ka­pı­dan gi­rer­ken de­fa­lar­ca gir­di­ği odaya yine se­vinç­le girdi. 

        Dok­to­ru soğuk ve ruh­suz bir şe­kil­de. Sen has­ta­sın ben dok­tor, dev­le­tin bir me­mu­ru, sa­mi­mi olmak ge­rek­mez, ra­hat­sız olu­yo­rum dedi. Ba­kın­dı, ses vardı, ama insan yoktu. Koca bir kol­tu­ğa beyaz bir forma ge­çi­ril­miş, üze­ri­ne de ste­tes­kop bı­ra­kıl­mış­tı. Sustu, o in­san­lar­la ko­nu­şur­du, yü­re­ği olan, o yü­rek­te sev­gi­ler ta­şı­yan. Mi­mik­le­ri olan ve o mi­mik­ler­le et­ra­fı­na duy­gu­la­rı­nı belli eden. El­le­ri olan, el­le­rin­de sı­ca­cık avuç­lar­la ümit do­kun­du­ran. Sustu, o in­san­lar­la ko­nu­şur­du, göz­le­ri olan, göz­le­rin­den se­vinç, haz, korku, huzur ışık­la­rı da­ğı­lan. İnsan­la ko­nu­şur­du, ma­kam­la, kol­tuk­la, for­may­la sı­nır­lı kalan, hey­kel­ler­le değil.
  Sustu, tek ke­li­me et­me­di, di­li­ni kat­la­dı, mu­ha­fa­za ka­bı­na, da­ma­ğı­na yer­leş­tir­di. Söy­len­di ama için­den ağır ağır ke­li­me­ler se­çe­rek. Ka­lı­bı­na bakıp adam mı san­dın di­yor­du, sonra o adam ke­li­me­si­nin bile orada garip kal­dı­ğı­nı fark ede­rek, 

alı­yor­du. Onca yıl bu dün­ya­da yaşa, onca in­sa­nın en aciz hal­le­ri­ne dokun, onca zaman öm­rü­nü in­sa­na hiz­met ede­rek tüket de, in­san­la­şa­ma. Nasip bu olsa gerek. Acize do­ku­nan mer­ha­me­ti­ni bü­yü­tür, yok­su­la yak­la­şan şef­ka­ti­ni ge­liş­ti­rir. Has­ta­ya şifa da­ğı­tan, gücü ve­re­ne, şi­fa­yı ya­ra­ta­na yak­la­şırdı.
 
   Ömür ne güzel öğ­ret­men, bak­tı­ğı­na ibret gö­züy­le ba­ka­na. Yıl­lar ne güzel ser­vet, ken­di­ni ru­hu­nu bü­yü­te­ne. Ya­şı­nın ge­re­ği­ni, ha­ya­tın tec­rü­be­le­ri­ni, il­mi­nin bil­ge­li­ği­ni ha­li­ne içir­miş olan­la­ra. Genç­le­ri af­fe­der gönül, toy­luk he­pi­miz yap­tık. Kır­dık, dök­tük, utan­dık, us­lan­dık, akıl­lan­dık, daha çok yo­lu­muz var, son ne­fe­se kadar ke­ma­lin de­re­ce­si. Ancak 60 ından sonra, ya­şıt­la­rı­nın ço­ğu­nun isim­le­ri ma­sa­la­rın­da, ka­pı­la­rın­da, veya mü­hür­le­rin­de değil de mezar taş­la­rın­da olan­la­ra toy­luk da, çiğ­lik de, ca­hil­lik de, ham­lık da çok iğ­re­ti du­ru­yor.

    Ol­ma­dı dok­tor, dev­le­tin me­mu­ru vardı orada evet. Dip­lo­ma vardı, li­ya­kat, ye­ter­li­lik, tec­rü­be belki de be­ce­rik­li­lik. Öy­le­ce du­ru­yor­lar­dı. Sade ve ka­tı­şık­sız. Ruh yoktu, insan yoktu. Du­dak­la­rın dok­tor, gü­lüm­se­mi­yor­sa sa­da­ka­sı ve­ril­me­miş de­mek­tir. Göz­le­rin umut saç­mı­yor­sa, te­şek­kü­rü edil­me­miş­tir. Sesin ısıt­mı­yor­sa kar­şın­da­ki üşü­yen, kor­kan, acı çeken has­ta­yı, gök gü­rül­tü­sü gi­bi­dir. Bir an önce bit­sin diye bakar kar­şı­nız­da­ki. Ezi­ye­te sabır etmek gibi. Ya­zı­yor­lar­mış, bi­raz­da oku­yun dok­tor. İnsan­la­rın yaz­dık­la­rı­nı, ve in­san­la­ra ya­zı­lan­la­rı, ka­ğıt­tan ka­lem­den değil ama belli ki o tesir et­mi­yor size. Siz açın göz­le­ri­ni­zi, sıkın yü­re­ği­ni­zi de azı­cık in­san­dan oku­yun, in­sa­nı, yü­re­ği, ruhu, gönlü. 

  Kork­ma­yın dok­tor, gü­lüm­se­mek öl­dü­rü­cü değil. Ne­şe­den öldü diye ya­zıl­ma­mış­tır bir yere. Sevgi bü­yü­tür öğüt­mez. Ka­pı­nın önün­de­ki ARVEL'i dü­şü­nün. Sa­de­ce sevgi için orada, kol­tu­ğa, for­ma­ya, ka­pı­da ismi ya­zı­lan odaya mec­bur kıl­ma­dan var­lı­ğı­nı. Ben ona da selam verip gü­lüm­sü­yo­rum. Diş­le­rim dö­kül­me­di, el­le­rim kir­len­me­di, ne acı ki ona KÖPEK, size dok­tor di­yor­lar....

   Bu­ra­da Datça da bu has­ta­ne de, adam gibi adam da yaz­dım, dost, efen­di, insan da yaz­dım, ne var ki hep­si­nin ba­ba­sı ya­şın­da­ki bi­ri­ne bun­la­rı yaz­mak da var­mış. Zaman işte şa­ra­bı kıy­met­len­di­rir, zey­ti­ni tat­lan­dı­rır, ar­mu­du ol­gun­laş­tı­rır, in­sa­nı, tek­rar edi­yo­rum in­sa­nı sa­de­ce yü­re­ği adam eder. O da her ki­şi­nin işi değil, er ki­şi­nin işi­dir.
 
    Datça Dev­let has­ta­ne­sin­de bir oda da yal­nız­ca forma, ste­tes­kop, mühür var, iç­le­ri boş, insan bek­li­yor...  


Bu yazı 1992 defa okunmuştur.



ŞEBNEM DOĞAN Diğer Yazıları
reklam
reklam
Çok Okunan Haberler
Köşe Yazarları
reklam
Anketimize Katılın

Web sitemize nasıl ulaştınız?

Reklam
Tavsiye
Arama Motorları
Diğer



reklam