Knidos-5 Fenerci Birol Bora.
24 Ağustos 2026, Pazartesi 17:03Benim için Knidos Feneri ne kadar önemliyse, o fenerin ışığını yıllarca yaşatan fenerciler de en az onun kadar önemliydi.
Çünkü çocukluğumun Knidos’unda fener yalnızca geceleri denizcilere yol gösteren bir ışık değildi. O ışığın arkasında insanlar vardı. Fırtınada, yağmurda, ayazda, gök gürültüsünde görevlerinin başından ayrılmayan insanlar…
Denizde olan bilir; karanlık bir gecede uzaktan görünen bir fener ışığı insana yalnızca yön göstermez, güven de verir.
Biz çocukken o ışığın kendiliğinden yandığını düşünmezdik. Bilirdik ki yukarıda bir fenerci vardır. Hava ne kadar kötü olursa olsun görevini yapacak, o ışığı yakacak ve sabaha kadar denizin karanlığına gönderecektir.
İşte o insanlardan biri Fenerci Mehmet Amca, diğeri de ondan sonra Knidos Feneri’nin bekçiliğini devralan kardeşi Birol Bora idi.
Birol Abi de ağabeyi gibi görevine son derece bağlıydı. Fırtına çıktı, yağmur başladı, şimşekler çaktı diye fenercilik ertelenemezdi.
Çünkü denizin mazereti olmadığı gibi, fenercinin de mazereti olmazdı.
Fenerden Gelen Saz Sesi
Birol Abi’nin dünyası yalnızca fenerden ibaret değildi.
Onun çok başka bir tarafı daha vardı.
Sazı…
Fenerci Mehmet Amca gibi Birol Abi de müzik aleti çalardı. Fakat onun eline en çok yakışan sazıydı.
Bir de dikkatimi çeken şuydu: Ben onun sazından pek hüzünlü türküler duyduğumu hatırlamam.
Sanki hayat zaten yeterince zordu.
Fırtına vardı, yalnızlık vardı, ulaşım zordu, kış geceleri uzundu. Belki de bu yüzden Birol Abi sazını eline aldığında hüzün değil, neşe arardı.
Seksenli yılların Knidos’unu bugün gözümün önüne getirdiğimde onu akşam saatlerinde, o yıllarda bulunan dört restorandan birinde otururken görür gibi olurum.
Kendine bir yer ayarlar, sazını duvardaki çiviye asardı.
Önünde rakısı ve su bardağı…
Yanında da kendi elleriyle hazırladığı mezeleri…
Ama o mezeler bugünkü restoranlarda önümüze konulanlardan biraz farklıydı.
Çünkü onlar Knidos’un denizinden ve kayalarından çıkardı.
Kendi kuruttuğu ahtapot…
Kara diken dediğimiz deniz kestanesinin yumurtaları…
Üzerlerine biraz zeytinyağı ve limon…
Bir de bugün birçok yerde kaya koruğu olarak bilinen, denizin hemen kıyısındaki kayaların üzerinde yetişen bitkiden hazırladığı turşusu…
Merak edip soranlara bildiklerini saklamazdı.
Nasıl topladığını, nasıl temizlediğini, nasıl hazırladığını anlatır; sonra da önündeki tabağı uzatıp tattırırdı.
Belki o yıllarda farkında değildik ama bugün adına gastronomi kültürü dediğimiz şey, Birol Abi’nin küçücük sofrasında zaten vardı.
Üstelik kitaplardan öğrenilmiş bir gastronomi değildi bu.
Denizden, kayadan, rüzgârdan ve yaşamın kendisinden öğrenilmiş bir mutfaktı.
Ben de Ondan Çok Şey Öğrendim
Ben de Knidos’a gelip gittikçe Birol Abi’nin bu engin bilgisinden faydalandım.
Ahtapot kurutmayı ondan öğrendim.
Deniz kestanesinin yumurtalarıyla spagetti hazırlamayı…
O yıllarda küçük limanda bolca bulunan pinaları çıkarıp, beyaz etli kısmını zeytinyağı, limon ve karabiberle meze yapmayı…
Denizin bize sunduğu kabuklulardan nasıl yararlanılacağını…
Bugün hâlâ bunlardan bazılarını hazırladığımda aklıma Birol Abi gelir.
Bir lokmanın insanı elli yıl geriye götürebileceğini o zamanlar bilmiyordum.
Şimdi biliyorum.
Bazen bir ahtapot kokusu, bazen zeytinyağına sıkılmış bir limon, insanın önüne yıllardır görmediği bir sofrayı yeniden kurabiliyor.
Ve o sofranın başında kaybettiğimiz insanlar yeniden oturuyor.
Birol Abi’nin Sofrası
Benim hatırladığım kadarıyla Birol Abi’nin o mütevazı sofrasına yıllar içinde çok farklı insanlar oturdu.
Duayen denizci Sadun Boro, Türkiye’nin tanınmış iş insanları, gazetecileri, siyasetçileri…
Ama o sofraya oturduğunuz zaman kim olduğunuzun pek önemi kalmazdı.
Çünkü Birol Abi’nin sofrasında makam yoktu.
Sofra vardı, deniz vardı, sohbet vardı.
Birkaç kadehten sonra sıra saza gelirdi.
Duvardaki çividen sazını indirir, o akşam restoranda kimlerin bulunduğuna bakardı.
Çoğunluk İtalyansa onların bildiği neşeli melodilere geçerdi.
“Ya Mustafa, ya Mustafa…”
Türkler çoğunluktaysa bu defa başka bir tanıdık melodi yükselirdi:
“Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur…”
Bir anda masalar birbirine yaklaşır, yabancılar tanıdık olur, küçük Knidos limanının gecesine saz sesi karışırdı.
“Sazın Telleri Isındı”
Ama Birol Abi’nin değişmez bir kuralı vardı:
İstek üzerine çalmazdı.
Kimse ona:
“Birol Abi, şunu da çal.”
“Şu türküyü de söyle.”
diye fazla ısrar edemezdi.
Çünkü o sazı başkalarını eğlendirmek için değil, kendi gönlü istediği için çalardı.
Bu konuda tam bir Alexis Zorba idi.
Özgürdü.
Canı ne isterse onu çalardı.
Birisi fazla ısrar etti mi sazı bırakır, kalkar ve yeniden duvardaki çivisine asardı.
Sonra kadehine uzanır:
“Sazın telleri ısındı.”
derdi.
Mesele kapanırdı.
O saatten sonra Knidos’ta hiçbir kuvvet Birol Abi’ye yeniden saz çaldıramazdı.
Ben onun bu hâlini çok severdim.
Çünkü Birol Abi başkalarının istediği gibi yaşamaya çalışanlardan değildi.
Kendi gibi yaşayan adamlardandı.
Kırmızı Jawa
Bir de kırmızı motosikleti vardı.
Çekoslovak yapımı Jawa…
Köye gidip gelirken onu kullanırdı.
Ağabeyi Mehmet Bora gibi Birol Abi de mekanikten iyi anlardı. Jawa’yı gerektiğinde neredeyse son vidasına kadar sökerdi.
Parçaları önüne dizer, temizler, tamir eder, yeniden toplardı.
Sonra sıra en sevdiği ana gelirdi.
Motoru çalıştırır ve sesini dinlerdi.
O motorun düzgün çalıştığını duyduğunda yüzünde beliren memnuniyeti bugün bile hatırlıyorum.
Bu nedenle köyde motosikleti olanların başı sıkıştığında ilk akla gelen insanlardan biri Birol Abi’ydi.
“Birol’a bir gösterelim…”
denirdi.
O da elinden geldiğince yardımcı olurdu.
Knidos Feneri ve Fenercisi
Birol Bora’nın hayatı ve fenerciliği daha sonraki yıllarda başkalarının da dikkatini çekti.
Ölümünden önce Güzel Gier Yücel, kendisiyle randevulaşıp uzun bir söyleşi yaptı. Bu söyleşi daha sonra “Knidos Feneri ve Fenercisi” başlığı altında Dağarcık Türkiyem dergisinde yayımlandı.
Bugün düşünüyorum da Birol Abi’yi tek bir kelimeyle anlatabilmek mümkün değil.
O benim hafızamda;
fırtınalı gecelerde görevini aksatmayan fenerci,
duvardaki çivide asılı sazı,
kendi elleriyle hazırladığı mezeleri,
altındaki kırmızı Jawa motosikleti,
elindeki rakı kadehi,
esprileri,
inatçılığı,
özgürlüğü
ve kendine has yaşam biçimiyle kaldı.
Fakat hepsinden önemlisi, o artık benim için çocukluğumun Knidos’undan kalan güzel bir insan yüzüdür.
Yıllar geçiyor.
İnsanlar gidiyor.
Mekânlar değişiyor.
Çocukken üzerinde koştuğumuz yollar, denize girdiğimiz koylar, akşamları oturduğumuz sofralar başka bir hâl alıyor.
Ama insanın hafızasında bazı ışıklar hiç sönmüyor.
Belki fenerlerin lambaları değişiyor; gazyağının yerini elektrik, elektriğin yerini güneş enerjisi alıyor.
Ama insanın çocukluğunda yanan bazı fenerler hiç otomatikleşmiyor.
Onları hâlâ birileri yakıyor sanki.
Mehmet Amca…
Birol Abi…
Ve çocukluğumun Knidos’unda tanıdığım diğer güzel insanlar…
Şimdi geriye dönüp baktığımda hep aynı şeyi düşünüyorum:
Ne güzel insanlar varmış benim çocukluğumun Knidos’unda.
Ben onların arasında büyüdüm.
Onlardan denizi, sofrayı, paylaşmayı, emeği ve belki de en önemlisi insanın yaptığı işe saygı duymasını öğrendim.
Bugün onları tek tek hatırladıkça içimde hem büyük bir mutluluk hem de tarif etmesi zor bir özlem beliriyor.
Çünkü artık şunu çok iyi biliyorum:
İnsan bazen bir yeri değil, o yerde bıraktığı insanları özlüyor.
Ben de o güzel insanları hatırladıkça çocukluğumu;
çocukluğumu hatırladıkça da eski Knidos’u biraz daha özlüyorum.
22/ Agostos/ 2026 Datça .
Kaptan;Aslan Atilla Yorulmaz.
Not: fotoğraflar; Gökçer KARAAĞAÇ arşivinden.
Okunma Sayısı: 138


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.