Zoru Başaran Ekip – 9
28 Ağustos 2025, Perşembe 15:23
Sabah erkenden Finike Marina’dan ayrıldım. Kahvaltıyı, yalnızca iki deniz mili uzaklıktaki bildiğim küçük ve güzel bir koyda vermek niyetindeydim. Kahvaltıdan önce denize girmek isteyenler için de fırsat olacaktı. Hava oldukça güzeldi; masmavi gökyüzünde, batıdan esen iki bofor kuvvetindeki rüzgâr, ısınan günü serinletiyordu.
Düşündüğüm gibi, bu küçücük koyda kimseler yoktu. Demiri attık ve kıştan kara olduk. Süvari merdivenini indirerek, “Denize girmek isteyenler varsa, iki saat boyunca buradayız,” dedim. “Kahvaltıdan sonra ayrılacağız.” Arkadaşlarım hummalı bir şekilde kahvaltı masasını donattılar. O sırada bana da bir fincan kahve uzattılar.
Kahvaltı sırasında misafirlerime günün programını anlattım. Önce batık şehri görecek, ardından öğle yemeği ve istirahat için sakin bir koyda demirleyecek, akşam da Gökkaya’ya gidecektik.
Öğleden önce batık şehri göstermek istiyordum çünkü o saatte kalabalık olmuyordu. Ayrıca güneş arkadan geldiği için suyun altındaki taş işçiliğiyle yapılmış ev kalıntılarını, merdivenleri çok net görme imkânı oluyordu. Kahvaltı sonrası koydan ayrılıp batık şehre uğradık, ardından Kale Köyü’nün önünde suyun içinde kalmış Likya kaya mezarlarını gösterdim. Gökkaya’ya girmeden önce de bir adanın kuytusunda öğle yemeği için demirledim.
Benim geldiğimi gören Gökkaya’daki ailenin küçük kızlarından Hatice, kürek çekerek yanımıza kadar geldi. Kaleüçağız, Batık Şehir ve çevresinde yaşayan aileler, küçük tekstil ürünlerini kendi elleriyle işleyerek turistik hale getiriyor ve satıyorlardı. Hatta kimileri kazandıklarıyla sandallarına küçük motorlar almıştı. Böylece teknelere gitmek için uzun süre kürek çekmek zorunda kalmıyorlardı.
Ben ise prensip olarak satıcıların tekneye çıkmasına izin vermezdim. Çünkü teknede bir yolcunun eşyası kaybolursa, suçlamalar onlara yöneltilebilirdi. Bu nedenle gemicilerime tembihlerdim: “Satış yapacaklar sandallarından ayrılamaz.” Bu hem onları hem de bizi korurdu.
Fakat Hatice aileden biri gibiydi. Onu tekneye çağırır, misafirlerime tanıştırırdım. Abisinin su sporları yaptırdığını, babasının köyün muhtarı olduğunu, annesinin ise keçi güttüğünü anlatırdım. Bu otantik yaşam, turistlerin çok ilgisini çekerdi. Hatice’nin iki kız kardeşi daha vardı, fakat onlar ondan büyük oldukları için anne babalarına yardım ederlerdi. Zaman zaman da abileri Veli’ye gemicilikte destek olurlardı.
Bizim gemiciler Hatice’ye takılır, “Çok para kazan da şu sandalına bir motor al!” derlerdi. Hatice ise utangaç bir şekilde, “Benim çok para kazanmaya ihtiyacım yok, kürek çekmeyi seviyorum,” derdi. İşte bu alçakgönüllülüğü beni de etkilemişti. Onun teknemize çıkmasında hiçbir sakınca görmezdim, hatta turistlerin alışveriş yapabilmesi için ona yardımcı olurdum.
Ailenin en büyüğü ve tek oğlu Veli ise gündüz su sporlarıyla geçimini sağlarken, akşamları çadır ve brandayla çevirdiği küçük disko barda kokteyl satarak kazancını artırırdı. Bazen Demre’ye, Noel Baba Kilisesi’ni görmek isteyen yolcularımı babası Durmuş’un piyadesine bindirir, Çayağzı’ndaki kooperatif araçlarıyla şehre yollarım. Çoğu zaman ben de onlara eşlik ederdim; böylece hem misafirlere rehberlik eder, hem de personelin ihtiyaç duyduğu sigara, özel eşya gibi şeyleri temin ederdim.
Gökkaya ve orada yaşayan aile, benim için her zaman güvenli bir liman olmuştu.
Devam edecek…
Okunma Sayısı: 518
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.