Muğla
29 Mayıs, 2024, Çarşamba
  • DOLAR
    28.59
  • EURO
    30.52
  • ALTIN
    1783.9
  • BIST
    7768.17
  • BTC
    36743.46$

HALA GA­LA­MIŞ DİYOR

18 Nisan 2024, Perşembe 17:26
HALA GA­LA­MIŞ DİYOR

Bizim bu­ra­lar­da özel­lik­le Betçe yö­re­sin­de (Datça’nın Batı kıs­mın­da) bir deyim var­dır: "Hala Ga­la­mış Diyor". Bu de­yi­min yö­re­miz lu­ga­tı­na gir­me­sin­de en büyük payı olan rah­met­li Sadık Oğlu Osman de­dem­dir. Deyim; an­la­tı­lan­la­rı an­la­mak­ta güç­lük çeken, de­di­ğim dedik, olan sabit fi­kir­li, eleş­ti­ri­le­re ka­pa­lı olan, kendi doğ­ru­la­rı­nı sa­vu­nan ki­şi­ler için söy­le­nir.
Sadık oğlu Osman dedem, Cum­hu­ri­ye­tin ilk yıl­la­rın­da gi­riş­ti­ği imece iş­le­rin­de; sağ­lam, kaslı ve güçlü kol­la­rı ve at­le­tik ya­pı­sı ile dik­kat çeken bi­ri­siy­di. On ki­lo­luk bal­yo­zu ha­va­ya kal­dı­rıp üze­ri­ne in­dir­di­ği taş­la­rı pa­ram­par­ça et­me­siy­le, aynı za­man­da bir otu­ruş­ta bir ta­yı­nı tü­ket­me­siy­le ünlü bir ki­şiy­di. Nede olsa har­ca­dı­ğı ener­ji­yi al­ma­sı ge­re­ki­yor­du. Ya­pı­mın­da büyük emeği geç­ti­ği, bugün kul­la­nıl­ma­yan Dö­şe­me yo­lun­da ça­lı­şır­ken gös­ter­di­ği ba­şa­rı­sın­dan ve cum­hu­ri­ye­te bağ­lı­lı­ğın­dan do­la­yı SADIK un­va­nı ve­ril­miş­tir. Cum­hu­ri­yet dö­ne­min­de so­ya­dı ka­nu­nun­dan do­la­yı; SA­DI­KOS­MAN adını al­mış­tır. Yo­rul­ma­dan ça­lış­ma­la­rı sı­ra­sın­da hiç of pof deyip ya­kın­ma­dı­ğı için; ken­di­si­ni onure edip bel­ge­le­mek için de YO­RUL­MAZ so­ya­dı ve­ril­miş­tir.
Osman dedem ger­çek­ten de eşeğe yüklü buğ­day çu­val­la­rı­nı sanki küçük saman bal­ya­la­rı­nı kav­rar gibi par­mak­la­rı­nın ucuy­la tutup eşe­ğin yü­kü­nü bo­şal­tı­yor­muş. Boylu post­lu, bazen diz­le­ri­ne kadar top­la­dı­ğı pan­to­lon pa­ça­la­rı ve dir­sek­le­ri­ne kadar kı­vır­dı­ğı min­tan kol­la­rı onu daha da hey­bet­li yapar; avına odak­lan­mış bir Aslan edası ve­rir­miş. Kıs­ve­ti­ni giy­miş bir yağlı gü­reş­çi en­da­mı ile or­ta­lık­ta do­la­şın­ca her­kes pür dik­kat ke­si­lip; "Şimdi hangi dalı ko­pa­rıp in­di­re­ce­ği­ni" merak eder­miş. Yemek pi­şir­mek için odun mu top­la­ya­cak? Dedem ayak­la­rıy­la il­ki­le­rin (maki) dal­la­rı­nı ayak­la­rı ile yan­la­ra çekip kö­kü­ne doğru olan sağ­lam dal­la­rın­dan ya­ka­la­dı­ğı gibi kö­küy­le be­ra­ber çı­ka­rıp, kök ara­la­rın­da kalan top­ra­ğın­dan arın­ma­sı için kuru bir du­va­rın üze­ri­ne atı­ve­rir­miş. Bu işler için çapa, kürek, kazma, ke­si­ci alet kul­lan­maz­mış. Dedem başlı ba­şı­na bir ter­mi­na­tör gi­biy­miş.
Osman dedem, zaman zaman balık tut­mak için kul­lan­dı­ğı san­da­lı­nı Guy­lu­cak ya­lı­sın­da tek ba­şı­na çeker, san­da­lın ahşap sar­ma­la­rı gü­neş­ten yanıp açıl­ma­sın diye deniz suyu ile içini dol­du­rur­muş. Bir da­ha­ki balık se­fe­ri­ne kadar san­da­lın için­de­ki tuzlu deniz suyu hem san­da­lın gü­neş­ten açıl­ma­sı­nı önler hem de tuzlu su, san­da­lın ah­şa­bın­da bak­te­ri olu­şu­mu­nu en­gel­le­di­ğin­den san­da­lın sağ­lık­lı kal­ma­sı­nı sağ­lar­mış. Irgat, ma­ka­ra, çelik halat, ip rul­man yok. Hepsi de­de­min kas gü­cüy­le ya­pı­lı­yor. Hoopp, san­da­lı ka­ra­ya alı­yor. Ho­o­o­opppp, san­dal de­niz­de. Ço­cuk­la­rın plaj­da can­kur­ta­ran şişme ba­lon­la­rı­nı ta­şı­dı­ğı gibi dedem 3 ki­şi­lik san­da­lı­nı ta­şı­yor.
Dedem git­ti­ği balık avın­dan ge­re­ğin­den fazla ba­lık­la dö­ner­se köy­lü­le­ri ile pay­la­şı­yor. Köy­lü­ler de de­de­me bah­çe­le­rin­de ye­ti­şen sebze, meyve, ta­vuk­la­rın yu­mur­ta­sı vb. ile de­de­me olan borç­la­rı­nı ödü­yor. Or­ta­da nakit para yok. Zaten o yıl­lar­da köyde para da yok. Her­ke­sin za­ru­ri ih­ti­ya­cı olan ay­dın­lat­ma­da kul­la­nı­lan Gaz­ya­ğı­nı köy­de­ki bak­kal ge­ti­ri­yor. Paran olsa da ala­cak­sın, ol­ma­sa da ala­cak­sın. He­sap­lar: Tütün za­ma­nı, çağla za­ma­nı, payam za­ma­nı, körpe oğlak za­ma­nı, har­man sonu gibi mev­sim­sel ge­lir­le­re göre öde­ni­yor­du. Fi­lan­ca kişi tütün yapar, tütün pa­ra­sı­nı al­dı­ğın­da öde­ye­cek­tir. Fi­lan­ca kişi hay­van ço­ba­nı­dır. Ke­çi­ler ku­zu­lar yav­ru­la­yın­ca öde­ne­cek­tir. Hü­se­yin payam top­la­yıp kı­rın­ca sat­maz, sat­ma­sı için bak­ka­la ge­ti­rir. Bak­kal, pa­ya­mı pa­ha­lı sa­ta­bi­lir­se ala­ca­ğın­dan dü­şe­cek­tir. Bu hep böyle gider. De­niz­den boş dön­me­si im­kan­sız gi­bi­dir de­de­min. Hiç­bir şey ya­ka­la­ya­maz­sa, he­men­ce­cik ka­ra­ya çıkıp ka­ya­la­rın ara­sın­dan deniz tu­zu­nu tor­ba­sı­na dol­du­rur. Bunu evde ya­pa­ca­ğı turşu için kul­la­nır­mış. Buda yoksa (kaya ko­ru­ğu) yerel dilde GENEVİZ denen ve çor­ba­la­rın ya­nın­da çok iyi bir ye­şil­lik olan (turşu su da ya­pı­lır) bu ottan top­la­ya­rak kom­şu­la­rı ile pay­la­şır­mış. Ancak Osman dedem diğer köy­lü­ler­den fark­lı bir iş tut­muş­tur. Osman dedem Ga­la­mış de­ğir­me­ni­ni iş­let­mek­te­dir.
Ga­la­mış; Köy­den dört ki­lo­met­re uzak­ta Datça ya­rı­ma­da­sı­nın Gü­ney­ba­tı ucun­da, bol de­bi­li bir akar­su­yu olan, et­ra­fın­da kekik, ada­ça­yı, defne, harıp zey­tin ağaç­la­rı ile çev­ri­li, çev­re­sin­de­ki ma­ki­le­rin için­de bolca kek­li­ğin cil­ve­leş­ti­ği ve sabah akşam ötüş­tü­ğü, ya­ba­ni do­muz­la­rın sü­rü­ler ha­lin­de do­laş­tı­ğı, tav­şan, Karga, boz Potak, Gav­sil­li, çı­ra­lı, sı­ğır­cık gibi ya­ba­nıl hay­van ve kuş­la­rın da bol ol­du­ğu bir yer­dir. Yu­ka­rı­da­ki suyun gözü ile aşa­ğı­da su de­ğir­me­ni­nin me­ka­niz­ma­la­rı ara­sın­da en az onbeş metre kod farkı bu­lu­nan, bunun so­nu­cu ola­rak da suyun ba­sın­cı­nın çok yük­sek bir şe­kil­de de­ğir­men çar­kı­nı çe­vir­me­sin­den do­la­yı suyun gücü çok faz­la­dır. Çok ünlü bir de­ğir­men olan GA­LA­MIŞ'ın ün yap­ma­sın­da biraz da de­de­min payı ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­rum.
Dedem, de­ğir­me­ne gelen müş­te­ri­le­ri­nin eşek­le­rin­de­ki yükü hiç kim­se­den yar­dım al­ma­dan in­di­rip sı­ra­sı­nı takip etmek için buğ­day, arpa çu­val­la­rı­nın üze­ri­ne 1, 2, 3 gibi ya­zıy­la değil ama mer­sin ça­lı­sı veya harup yap­ra­ğıy­la veya bir­kaç kuru çu­buk­la işa­ret ko­yu­yor. Yol­dan gelen müş­te­ri­le­ri­nin eşe­ği­ni gü­ven­li bir yerde göl­ge­ye uzun­ca bir ip ile aya­ğın­dan bağ­lı­yor. Üze­rin­den se­me­ri­ni alıp harup veya zey­tin ağaç­la­rın­dan bi­ri­nin da­lı­na yer­leş­ti­ri­yor, böy­le­ce hay­van da rahat ha­re­ket edip is­ti­ra­hat etmiş olu­yor. İster­se de sere serpe yere uza­na­bi­li­yor. "Se­me­ri alın­mış eşek gibi" de­yi­mi de bu­ra­dan ge­li­yor her­hal­de. Suyla dol­dur­du­ğu el ya­pı­mı ahşap ko­va­yı yan­la­rı­na bı­ra­kı­yor. Müş­te­ri­si­ne de se­pet­te defne yap­rak­la­rı ile ba­sı­lı ola­rak harup da­lı­na asıl­mış incir se­pe­tin­den bir avuç kav­rul­muş incir ve­ri­yor. Bunu is­te­me­yen­ler için al­ter­na­tif ola­rak el­le­ri­ne bir­kaç harup ve­re­rek küçük bir taşla ez­me­le­ri için on­la­rı taş­tan el ya­pı­mı olan keş­kek di­be­ği­ne doğru yön­len­di­ri­yor. Dedem müş­te­ri­si­ne de eşe­ği­ne de ilgi gös­te­ri­yor.
De­de­min de­ğir­me­ni namlı ama müş­te­ri­si bol. Çünkü çu­val­la­ra konan un ka­li­te­si diğer de­ğir­men­le­rin­kin­den fark­lı. İyi bir yuf­ka­lık un çı­kı­yor. Pek­si­met yap­mak is­te­nir­se ilki ça­lı­sıy­la (me­nen­giç) ile kay­na­tı­lan suyla yoğ­ru­lan hamur pek güzel ko­ku­lu ekmek olu­yor. Sün­ger­ci­ler se­fe­re çık­ma­dan eş­le­ri­ne yap­tır­dık­la­rı, ih­ti­yaç duy­duk­la­rın­da deniz suyu ile ıs­la­tıp ye­dik­le­ri pek­si­met so­mun­la­rı­nı hep bu de­ğir­me­nin unuy­la ya­pıl­ma­sı­nı ter­cih edi­yor. Bu­ra­ya kadar her şey güzel. Datça ya­rı­ma­da­sı­nın bu ücra kö­şe­sin­de her şey gö­rül­dü­ğü gibi gül­lük gü­lis­tan­lık git­mi­yor. De­de­min bir be­la­lı­sı var. Adı: Si­dik­li Eleni.
Eleni, Rum asıl­lı bir aile­nin kızı. Aile zo­ruy­la var­lık­lı diye köy­de­ki Memed ağa­nın oğlu Ali ile ev­len­di­ril­miş. Bu ev­li­lik­ten Eleni hiç hoş­nut değil. Ço­cuk­la­rı ol­mu­yor. Ama ne yap­sın Eleni, köy ye­rin­de her­kes on­la­rın bu mut­suz­lu­ğu­nu se­zin­li­yor ama hiç kimse lafı ora­la­ra ge­tir­mi­yor. Eleni, bir yo­lu­nu bulup de­de­min güçlü kuv­vet­li kol­la­rın­da mut­lu­lu­ğu ya­ka­la­mış, fır­sat bul­duk­ça dedem, fır­sat bul­duk­ça Eleni bir­bir­le­ri­ni zi­ya­ret eder ol­muş­lar. Harup di­bin­de, Guy­lu­cak çeş­me­sin­de, Goca daşın al­tın­da, hava kötü ise, İndi­bin­de bu­lu­şu­yor­lar. Eleni'nin mut­lu­lu­ğu gün geç­tik­çe et­ra­fın­da­ki­ler­ce his­se­di­lir bir halde ar­tı­yor­muş. Ama uzun­ca bir sü­re­dir gö­rü­şe­mi­yor­lar­mış. Yak­la­şan Kur­ban Bay­ra­mı ne­de­niy­le de­de­min iş­le­ri ta­lep­ten do­la­yı art­mış. İşle­rin ak­sa­ma­ma­sı lazım. Var gü­cüy­le gece gün­düz ça­lı­şı­yor. Eleni'nin ya­nı­na git­me­ye zaman yok. De­ğir­me­nin ağ­zı­na dök­tü­ğü buğ­day, arpa, mısır çu­val­la­rı­nı ke­na­ra koyup, par­mak­la­rı­nın ucuy­la al­dı­ğı unun öğü­tül­me kı­va­mı­nı öl­çe­rek su­de­ğir­me­ni­nin çe­vir­di­ği yu­var­lak taşa ayar ve­ri­yor. Ta­hı­lın ho­mo­jen bir şe­kil­de taşın önüne düş­me­si için iğ­ne­ci­ği­ne ba­kı­yor, bu işler has­sas işler. Dedem bu ko­nu­da uz­man­laş­mış. Gü­nü­müz mo­dern un fab­ri­ka­la­rın­dan daha has­sas ça­lış­tı­rı­yor Ga­la­mış de­ğir­me­ni­ni.
Bu arada, Eleni de olay­la­rın far­kın­da. Eşe­ği­ne buğ­da­yı­nı, ar­pa­sı­nı, mı­sı­rı­nı yük­le­ye­rek de­ğir­me­ne gi­di­yor. Un et­ti­re­cek­ler, gelen bay­ram. Eleni pla­nı­nı ya­pı­yor. De­de­mi gö­recek. Bir yo­lu­nu bulup de­de­min güçlü kol­la­rı­na bı­ra­ka­cak ince belli be­de­ni­ni. Yanıp kav­rul­muş Eleni. Eleni'yi ancak de­de­min güçlü kaslı kol­la­rı kav­ra­dı­ğın­da Ele­ni­nin ateşi sö­necek. Ani­den Ali diye ses­le­ni­yor ko­ca­sı­na. Ali şaş­kın ba­kı­yor. Eleni ko­nuş­ma­ya baş­lı­yor: "Önü­müz­de gelen bay­ram. Gel şu buğ­day­la­rı eşeğe yük­le­ye­lim. Sen bah­çe­de­ki pat­lı­can, biber, do­ma­tes­le­ri ça­pa­lar­ken, bende buğ­da­yı Ga­la­mış'ta un et­ti­ri­ve­ren der." Bu defa ko­ca­sı Ali baş­lar sız­lan­ma­ya. "Eleni, kız Maria ne­re­den çıktı şimdi bu un işi?" der. Eleni'nin ko­ca­sı Ali devam eder ko­nuş­ma­ya: "Eleni, ben zer­za­va­tı ça­pa­la­yıp tek­rar ku­yu­dan su çeker su­la­rım­da, amma; gün akşam olu­yor," der.
Eleni ka­rar­lı­lık­la söy­len­me­ye devam eder: "Bugün yarın der­ken bay­ra­ma çu­val­da unsuz mu gi­re­lim? Hem kom­şu­lar ekmek yapıp mis gibi ko­kut­tu­ğun­da biz yut­ku­na­lım mı? Ga­vır­ma­yı do­ma­te­se sarıp mı yi­ye­ce­ğiz?" der. Eleni, Ga­la­mış de­ğir­me­ni­ne, de­ğir­men­den çok Osman de­de­me git­me­ye ka­rar­lı­dır.
Eleni, eşeği ye­rin­den çözüp ge­tir­miş, se­me­ri­ni eşe­ğin üze­ri­ne yer­leş­tir­miş­tir. Ko­ca­sı Ali de ça­re­siz Eleni'ye yar­dım etmek için buğ­day çu­val­la­rı­nı dol­du­rur. Eşit öl­çü­de ol­ma­la­rı için kar­şı­dan göz ucuy­la bakar buğ­day çu­val­la­rı­na. Her iki buğ­day çu­va­lı da denk­tir. Ça­bu­cak buğ­day çu­val­la­rı­nı eşeğe yük­ler­ler. Yü­kü­nü alan eşek ha­re­ke­te geçer ve bahçe ka­pı­sı­na doğru yö­ne­lir. Bu arada Ali, Eleni'ye ses­le­nir. "Eleni," der. Ga­la­mış de­ğir­me­ni ka­la­ba­lık­tır. Orada sıra var­dır. "Sen eşeği Mır­da­la'da Çü­rü­ğün su de­ğir­me­ni­ne götür," der. Eleni, "Iı­ıhhh," der. "Ga­la­mış’a gi­de­cen. Çü­rü­ğün de­ğir­me­nin­de su yok­tur," der. Ko­ca­sı Ali, "Gum­yer’de yel (rüz­gar­la dönen, ça­lı­şan) de­ğir­me­ni var, oraya götür," der. Eleni yine iti­raz eder. "Iı­ı­ıhhh, olan akşam rüz­gar bi­raz­dan kalır," der. Ko­ca­sı Ali, Eleni'ye yeni bir al­ter­na­tif sunar. "Ele­eye git (şim­di­ki Re­şa­di­ye). Ora­da­ki de­ğir­men­ler hep Rüz­gar altı der." Eleni'nin ce­va­bı ha­zır­dır. "Oraya va­rın­ca­ya kadar sabah olur. Hem de çu­val­lar ha­va­nın çi­ğin­den nem alır. Nemli ta­hı­lı de­ğir­men iyi üğü­te­mez," der. Bu defa ko­ca­sı Ali yine sorar Eleni'ye: "Ne­re­ye gö­tü­re­cek­sin?" Ele­ni­nin ce­va­bı ha­zır­dır. "Ga­la­mış'a," der. Ko­ca­sı Ali iyice hid­det­len­miş­tir. "Basar yay­ga­ra­yı. Di­ni­ne yan­dı­ğı­mın ka­rı­sı, yüklü eşek Datça'ya vardı. Sen hala GA­LA­MIŞ di­yor­sun," der.
İşte böyle: Eleni Ga­la­mış'ta Sa­dı­koğ­lu Osman de­de­me ula­şır ama ar­ka­sın­da bize böyle bir deyiş bı­ra­kır. HALA GA­LA­MIŞ DİYOR.
Kap­tan- 8 Mart 2024


Okunma Sayısı: 885

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.